Yeni “Göbeklitepe” müjdesi

Resim ve Heykel Müzesinde medya temsilcileriyle bir araya gelen Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, “Biz yeni Göbeklitepe’lere hazır olalım, projeyi çok büyütüyoruz, birkaç ay sonra detaylı açıklamayı yapacağız. Araştırmalar tamamlasın bölgede birkaç kazı daha yapacağız, muhtemelen Urfa bölgesi. Mısır piramitleri neyse Urfa belgesi bizim için oldukça değerli. 2021’de en etkili arkeolojik kazılar orada gerçekleşmiş olacak, zaten başladı. Dünyaya ses getiren projelerden biri olacağını düşünüyorum” dedi.

Şinasi’nin mezarının Ayaspaşa Palas Binası altında olduğu ortaya çıktı

Atatürk Kültür Merkezi’nden (AKM), Beşiktaş’ın stadına kadar binaların bulunduğu bölge, bir zamanlar ‘Ayaspaşa Mezarlığı’ydı. Tanzimatın ilanı ile başlayan batılılaşma sürecinin ilk ve en önemli yazarlarından biri olan İbrahim Şinasi’nin mezarının, Beyoğlu’nun Gümüşsuyu Caddesi’ndeki Ayaspaşa Palas binasının altında kaldığı ortaya çıktı.

Tarih araştırmacısı Mehmet Dilbaz birtakım belgelere ulaştı ve Şinasi’nin mezarının bulunduğu yeri ortaya çıkardı. Dilbaz, bu önemli ismin mezarının, Alman Konsolosluğu’nun tam karşısında bulunan Ayaspaşa Palas’ın altında kaldığını ifade etti.

Ayaspaşa Mezarlığı’nın 1934 senesinde İstanbul Belediyesi tarafından alınan kararla kamulaştırıldığının altını çizen Dilbaz, “Çünkü burası o zaman büyük bir rant alanı haline geliyor. Ve buraya binalar yapılması talep ediliyor. Ne yazık ki mezarda herhangi bir nakli kubur yani mezarların taşınması yapılmadan, mezarların üzerine arkada gördüğünüz binalar inşa ediliyor. Bu inşaat sırasında da o kıymetli Osmanlı mezar taşları kırılarak, arkadaki binalara temel taşı olarak döşeniyor. Buradaki bazı binalarda yıkım ya da tadilat sırasında o taşlar ortaya çıktı. Dolayısıyla, artık Şinasi’nin mezarının nerede olduğunu bilmekle beraber, mezarının taşınmadığını ve kabrin üzerine arkadaki Ayaspaşa Palas binasının inşa edildiğini biliyoruz” diye konuştu.

Mezarların taşınmadığı ile ilgili kayıtların dönemin gazetelerinde olduğunu dile getiren Dilbaz, “O zaman epey bir tartışma çıkıyor bu konuda. Bu mezarlar neden nakledilmedi? Şehitlikler neden burada duruyor? Saygısızlık yapılıyor gibi ciddi tartışmalar oluyor ama çok hızlı bir şekilde burası kamulaştırılarak, hızlıca mezarlar ortadan kalındırılıyor ve hemen ardından binalar inşa edilmiş.” dedi.

Göbeklitepe’den sonra yeni bir keşif

Şanlıurfa kültür envanterinin tespiti için başlatılan çalışmalar sırasında, kent merkezine 46 kilometre mesafede bulunan Tek Tek Dağları Milli Parkı içerisindeki Kargalı Mahallesi yakınlarında araştırmacılar tarafından 1997 yılında yapılan yüzey araştırması sırasında Karahantepe’deki yapılar fark edildi.

Şanlıurfa’da Göbeklitepe’den sonra Karahantepe heyecanı

Bölge halkı tarafından “Keçilitepe” olarak da bilinen alanda, Kültür ve Turizm Bakanlığının himayesinde İstanbul Üniversitesi Tarih Öncesi Arkeolojisi Ana Bilim Dalı ve Karahantepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında 2 yıl önce “Göbeklitepe Kültürü ve Karahantepe Kazıları” projesi kapsamında yüzey araştırma çalışması başlatıldı.

Bu araştırmalarda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’deki yapılara benzeyen ve ilk belirlemelere göre neolitik döneme ait “T” biçiminde 250’nin üzerinde dikili taş tespit edildi. İlk kazılar başladı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünden alınan izinle İstanbul Üniversitesi tarafından Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığında bölgede ilk kazı çalışmalarına başlandı.

Karahantepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Karul, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgede Göbeklitepe ile aynı dönemde olduğu tahmin edilen 12 noktanın bilindiğini bunlardan birinin ise Karahantepe olduğunu söyledi.

Karahantepe’de yaptıkları yüzey araştırması sırasında buradaki dikili taşların Göbeklitepe ile aynı dönemde olduğunu belirlediklerini anlatan Karul, bölgenin topografik haritasını çıkararak, jeomanyetik ölçümler de yaptıklarını ifade etti.

Prof. Dr. Karul, kazılara eylül ayının başında içerisinde akademisyenler ve işçilerin de bulunduğu yaklaşık 35 kişilik bir ekiple başladıklarını dile getirerek, şöyle devam etti:

“Hava fotoğraflarından bile burada yüzeyde gözüken dikilitaş sayısı 250’nin üzerinde. Bu dönemin yapılarına baktığımızda 12 çevrede, 2 de merkezde olmak üzere içerisinde 14 dikilitaş bulunan özel yapılar söz konusu. Böyle bir hesap yapıldığında yüzeyden görülebilen dikili taşlar 30 civarında yapının olduğunu bize söylüyor. Kuşkusuz görülebilenler bunlar ama toprak altına henüz açığa çıkarılmasını bekleyen daha fazla yapının olduğunu da ön görmek gerekir. Dolayısıyla onlarca yapı olduğunu henüz kazıya yeni başlamış olmamıza rağmen rahatlıkla söyleyebiliriz.”

Göbeklitepe’nin “T” biçimindeki dikili taşlarla ayırt edilen yerlerden bir tanesi olduğuna ve tek bir dönemi ifade etmediğine vurgu yapan Prof. Dr. Karul, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Göbeklitepe’deki yaşam ‘T’ biçimindeki taşlardan oluşan bir dönemden de ibaret değil. Çok daha uzun bir süreci yansıtıyor, 700 – 800 yıllık bir yerleşim yahut kullanım söz konusu. Karahantepe’nin de bu sürenin içerisinde bir yere oturduğu kesin. Daha uzun bir süreyi kapsayabilir, öncesinden başlayabilir. Bütün bunları burada yapacağımız kazılar gösterecek ama en azından bu sürecin içerisinde önemli bir zaman aralığıyla örtüştüğünü çağdaş (aynı dönemde) olduğunu söyleyebiliriz. Bu da günümüzden 11 bin 500 yıl öncesini ifade ediyor. Karahantepe’nin Tek Tek Dağları Milli Parkı içerisinde olmasının arkeolojiyle bütünleşik farklı projeler yapmaya da fırsat sağlayacağını düşünüyoruz.”

40 yıllık türbe gladyatör mezarı çıktı

Marmaris’in Turgut mahallesinde İslam alimine ait olduğu zannedilerek yıllarca adaklar adanıp, başında dualar edilen mezarın Antik Karia uygarlığında yaşayan dövüşçü Diagoras’a ait olduğu ortaya çıktı.

ÇAĞBABA ADIYLA ANILIYORDU

Marmaris’in Turgut Mahallesindeki türbe zannedilen mezarın bir gladyatöre ait olduğu anlaşıldı. Anıt mezar Mousoleum’a benzerliğiyle dikkat çekti. Yapı 40 yıldır Çağbaba adıyla anılıyordu. Arkeolojik çalışmalar neticesinde buranın Antik Karia uygarlığında yaşayan dövüşçü Diagoras’a ait bir mezar olduğu belirlendi. Mezarın bir başka önemli özelliği daha var. 2 bin 300 yıllık ve 6 metre yüksekliğindeki bu anıt mezar, dünyanın yedi harikasından biri olan Mousoleum’a benzerliğiyle dikkat çekiyor ve Türkiye’de ayakta kalan tek piramit mezar olma özelliğini taşıyor.

HALKIN ALKIŞLADIĞI BİR BOKSÖRDÜ

Arkeograf ve yazar Raşit Öztürk, “Bu boksörün resimleri falan daha yeni bulundu. İki oğlu var ve iki oğlu da boksördür. Diagoras’ın ödülleri vardır, bu ödüller bir yığın tapınaklarda var. Diagoras, sokaklarda dolaştığı zaman halkın alkışladığı bir boksördü ” dedi. Yöre insanı mezarda kaçak kazı yapanların, öldüğü, boşandığı ya da hasta olduğuna inanıyor.

MOUSOLEUM NEDİR?

Halikarnas’ta yani bugünkü adıyla Bodrum’da İÖ.353’te ölen Karya Kralı Mausolos için eşi Kraliçe Artemisia’ nın yüklü yüklü bir para ödeyerek yaptırdığı anıt mezardır. Dünyanın yedi harikasından biri sayılan mozole, kolonlarıyla Yunan mimarisini, piramit şeklindeki çatısıyla da Mısır mimarisini birleştiren, oldukça büyük boyutlardaki bir mezardır. Bu öneminden dolayı kendinden sonra gelen, aynı stildeki tüm yapılara, anıt mezarlara mozole denmiştir.

Haydarpaşa’da asırlık iskeletler…

İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun kararıyla 11 Mayıs’ta başlayan arkeolojik kazı çalışmalarında şimdiye kadar onlarca mezar kalıntısı çıkartıldı.

1000 YAŞINDA İSKELET

Ancak yapılan son çalışmalarda ortaya çıkarılan mezarda bütünlüğü çok fazla bozulmayan ve 1000 yaşında olduğu düşünülen ve üzerinde koku kolyesi olan bir iskelet bulundu.

2000 YILLIK SUR DUVARI

Peronların kuzeyinde bulunan alanda sürdürülen çalışmalarda ise Batı yüzü kesme dörtgen blok taşlarla çok düzgün bir şekilde inşa edilmiş, sandık duvar tekniği ile yapılmış büyük bir duvar tespit edildi.

Yer yer kesintiye uğrayan ancak uzunluğu 100 metre, genişliği ise 3 metre olan bu duvarın henüz hangi döneme ait olduğu belirlenemedi. Ancak arkeologlar duvarın 2000 yıllık bir geçmişe sahip sur duvarının devamı olduğunu düşünüyor. Duvarın önündeki toprak yapısını inceleyen arkeologlar limanın bu noktadan başladığını ifade ediyor.

AKAR DURUMDA OLAN BİZANS ÇEŞMESİ

Kazılarla birlikte Bizans dönemine ait bir de çeşme bulundu. Yetkililerin verdiği bilgilere göre kazı alanında bulunan su kanalları bu çeşmeye bağlanıyor.
İstanbul’un akar durumda olan tek Bizans çeşmesi olduğu belirtilen çeşmenin suyunun içilebilir kalitede olduğu belirlendi. Arkeologlar, suyun temiz kalmasını o dönemki mimari faaliyetlerin özenle yapıldığını gösterir nitelikte olduğunu ifade etti.

400 İŞÇİ GÖREV YAPIYOR

3 müze uzmanı, 18 serbest arkeolog, 1 restoratör, 1 fotoğrafçı ve yaklaşık 400 işçinin görev yaptığı alanda, peronların olduğu kısımda ise Hellenistik döneme ait olduğu düşünülen ve demir kenetlerle birbirine bağlı kesme dörtgen blok taşlardan yapılan bir podyum bulundu.

İlber Hoca kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı’na bağışladı

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, kişisel kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Kütüphanesine bağışladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde kabul etti.

“ERDOĞAN’DAN İLBER ORTAYLI’YA TEŞEKKÜR”

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Prof. Dr. Ortaylı, Beştepe’de bugün gerçekleşen kabul sırasında kişisel kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Kütüphanesi’ne bağışladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olması hedeflenen Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Kütüphanesi’ne yaptığı bağıştan dolayı Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya teşekkür etti.

2017’DE CUMHURBAŞKANLIĞI KÜLTÜR SANAT ÖDÜLÜNE LAYIK GÖRÜLMÜŞTÜ

Tarihçi, akademisyen ve yazar Prof. Dr. Ortaylı, 2017 yılında ‘Tarih’ alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü’ne layık görülmüştü.

1500 yıllık sandaletteki sır…

İstanbul Yenikapı’da Marmaray inşaatıyla başlayan kazılarda bulunan bir sandalette “Sağlıkta kullan hanımefendi, güzellik ve mutlulukta giy” ifadelerinin yer aldığı belirlendi.

Sandaletin fotoğrafını Twitter’dan paylaşan mimar Burak Boysan, “Yenikapı kazılarında bulunan 1.500 yıllık sandalet. Üzerinde Grekçe ‘sağlıkta kullan hanımefendi, güzellik ve mutlulukta giy’ yazıyormuş. Ayse Temiz sayesinde…” ifadelerine yer verdi.

Beşiktaş kazılarında şok…

Beşiktaş’taki metro kazıları şaşırtmaya devam ediyor… Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından sürdürülen tunç çağı mezar kazılarında bugüne kadar kurgan tipi 69 mezar bulundu. Kazıların sürprizi ise 5500 yıllık 2 figürin (antik heykelcik) oldu. Bir anne-kız olduğu sanılan 10 ve 7 cm boylarındaki figürinleri ilk kez Hürriyet görüntüledi.

Beşiktaş Meydanı’nda devam eden metro istasyon kazıları sırasında çok sayıda kurgan tipi mezar bulunmuştu. Türklerin tunç çağı döneminde kurgan tipi mezar kültürü olduğu ve Kavimler Göçü sırasında bu bölgeye yerleştikleri tezi gündeme gelmişti. Mezarlıkta yarı hoker ve tam hoker ölü gömme şeklinin yanı sıra yakılarak kremasyon tipi gömüler de tespit edildi. İlk başlarda ilk demir çağı M.Ö. 1200-1100’lü yıllar olduğu sanılan mezarlar açıldıkça tarih daha da eskiye gitti. İlk tunç çağı başlangıcı (M.Ö. 3500-3000) olarak nitelendirilen mezar buluntuları İstanbul tarihi için yepyeni bilgileri de beraberinde getirdi. Uzmanlar buluntular için İstanbul’da ilk Türk izlerinin olduğunu söylemek için henüz erken olduğunu belirtseler de kazı devam ettikçe bu tezin de güçlendiği söyleniyor. Orta Asya step kültürünün Beşiktaş kıyılarına nasıl geldiği, Balkanlar üzerinden mi bu kültürün indiği yoksa Anadolu üstünden mi Balkanlara geçtiği üzerinde de yoğun bir çalışma sürüyor. Karbon-14 analizleri ve mezar iskeletleri üzerindeki DNA testleri bu tezleri daha da güçlü hale getirecek.

‘TAMGA’ DENİLİYOR

Günümüzden 5500 yıl öncesine ait Beşiktaş’taki tunç çağı mezarlığında yürütülen kazı çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel izni ile yerinde inceledik. 25 No’lu kurgan mezarın içinde kremasyon mezar içerisinde, yanmış kemiklerin arasında, iki adet figürin geçtiğimiz günlerde bulundu. Biri büyük diğeri daha küçük boyutlu figürin ters şekilde konmuş ve ayakları uç uca gelecek şekilde özenlice yerleştirilmişti. Figürinlerin ön yüzü stilize insan formunda olup, baş kısımları oval formlu, üzerinde kazıma çizgi ile yapılmış iki yana açılan dal ya da yaprak betimlemesi olabilecek semboller bulunuyor. Anadolu’da ele geçmiş olan diğer antropomorfik figürinlere bakıldığında stilize de olsa göz, ağız gibi unsurlar net olarak görülüyor. Beşiktaş’ta bulunan figürinlerde ise göz, ağız belli olmayıp, ayak kısımları tek parça halinde, uç kısmı kazıma çizgileri ile parmaklar betimlenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Gövde kısmında ise üst köşeler omuz çıkıntısına denk gelecek şekilde stilize edilmiş, gövdenin ön yüzünde üst ve yanlarda kazıma nokta bezemeler ile bir çerçeve yapılmış. Bezemeler iki dikey sıra halinde olup, çerçevenin içinde kalan alanda ise çizgisel bir insan figürü bulunuyor. Kazıma çizgi ile yapılmış bu figürün baş kısmı V şeklinde olup kol ve bacakları iki yana açık. Bu çizgi insan betimlemesi çeşitli materyaller üzerinde Moldovya, Ukrayna ve Romanya’nın kuzeyinde görülen Tripoli-Cucuteni kültürü ile benzerlik taşıyor. Asya kurgan kültürü araştırmacıları bu gibi işaretleri “Tamga” olarak adlandırıyor. Figürinin arka kısmı ise baş ve gövdeyi kapsayacak şekilde kazıma çizgi ile yapılmış semboller bulunuyor.

DUYGUSAL BAĞ OLABİLİR

Bulunan iki figürin gerek form ve bezeme benzerlikleri gerekse mezardaki yer alma pozisyonları açısından iki kişi arasındaki duygusal bağ olabileceğini düşündürüyor. Bu bağlamda benzer özellikler göstermeleri, birinin büyük diğerinin küçük olması, figürinlerin bir anne ve çocuğu tanımladığı izlemini veriyor. Bugüne kadar kazılan 69 adet mezar içerisinde tek bir mezarda figürinlerin bulunmuş olması bu mezarda bulunan iki bireyin toplum içerisinde dinsel veya toplumsal statü açısından farklı bir konuma sahip kişilere ait olabileceği ihtimalini artırıyor.

“ÖRNEĞİNE HİÇ RASTLAMAMIŞTIK’

İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Rahmi Asal: “İki figürin kazıda ilk kez ortaya çıktı. Mezar buluntuları arasında çanak çömlek kaplar çıkıyordu. İki kurgan mezar arasında pişmiş topraktan yapılmışlar. İlginç olanı örneğine daha önce hiç rastlamadık. Araştırmalarımızda bire bir benzerini de bulamadık. Benzeri Tripoli-Cucuteni kültürü olarak karşımıza çıkıyor. Moldovya, Ukrayna ve Romanya’da benzer formlar var. Üzerindeki semboller oldukça ilginç. Konusunda uzman bilim insanları ile çalışıyoruz. İki figürin üzerinde de benzer semboller var. Sembolleri uzmanlarımız çalışıyor. Onları çözdüğümüz de asıl soruları cevaplayabileceğiz.”

Silifke Kalesi’nden tarih fışkırdı…

Roma döneminden itibaren 20. yüzyıla kadar kesintisiz yerleşim yeri olan ve Kıbrıs’ın fethinden sonra Osmanlı Devleti için önemli kalelerden birisi haline gelen Mersin’in Silifke ilçesindeki tarihi kale, yürütülen çalışmalarla kültür turizmine katkı sağlayacak hale getiriliyor.

UYGARLIKLARIN KÜLTÜR İZLERİ

Mersin’in deniz turizminde önemli merkezlerinden biri olan Silifke’ye hakim bir tepede yer alan kalede 2011 yılından bu yana yürütülen kazı çalışmaları kapsamında Roma, Bizans, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemi izleri ortaya çıkarılıyor.
Tarihi öneme sahip kaledeki kazı çalışmaları Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Boran başkanlığındaki 15 kişilik ekiple yürütülüyor.

ESERLER MÜZEYE TESLİM EDİLİYOR

Daha önceki çalışmalarda kale içi yerleşim dokusu ortaya çıkartılırken bu yıl ise hendek ve surlar arasındaki “hisarpeçe” denilen bölümlerde kazı yapılıyor.

Kale içerisindeki kazı çalışmalarında çıkarılan eserler ise yapılan temizlik işlemlerinin ardından kayıt altına alınıp sergilenmesi amacıyla Müze Müdürlüğüne teslim ediliyor.

Arkeolojik kazılara ek olarak Silifke Kalesi’nde yürütülen restorasyon çalışmasıyla da kalenin gelecek nesillere aktarılması amaçlanıyor.

“KALEDE BÜYÜK DEĞİŞİM YAŞANACAK”

Kazı Başkanı Prof. Dr. Ali Boran, kaledeki kazı ve restorasyon çalışmalarının bu yılki bölümünün aynı anda başladığını söyledi. Ali Boran, kazı çalışmalarında, Anadolu’da Osmanlı dönemi kale içi yerleşim dokusunun kapsam, içerik ve mimari olarak en güzel örneklerinin ortaya çıkarıldığını hatırlatarak, “Aynı şekilde bu dönemlerde merkezde bir cami, onun etrafındaki ticari yapılar ve konutlar dediğimiz bu yapılar da kazılar sonucunda ortaya çıkartıldı.” dedi.
Mersin’in Silifke ilçesindeki kalede arkeolojik kazılara ek olarak restorasyon çalışması da yürütülüyor.

Kahramanmaraş’tan tarih fışkırdı…

Kahramanmaraş’ta paleolitik ve pleistosen (buzul çağına) dönemlerine ait kalıntılar ve aletlerin bulunduğu alanda devam eden kazılarda yaklaşık 14 bin yıllık ayı ve sansar kafatasları bulundu.

Erek başkanlığında yürütülen çalışmalara, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra üniversite öğrencileri de katılıyor.

Kazı başkanı Erek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Direkli Mağarası’nda yürütülen kazılarda, kent ve Anadolu arkeolojisine ilişkin önemli bilgiler elde etmeye devam ettiklerini belirtti.

Mağara içerisinde yapılan çalışmalarda, ayı ve sansar kemiği ve kafatasına rastladıklarını anlatan Erek, bunun o dönemin inanç sistemi açısından önemli olduğunu vurguladı.

Kafataslarının yaklaşık 14 bin yıllık olduğuna işaret eden Erek, bunun o dönemki inanç sisteminde çeşitli amaçlarla kullanıldığını tahmin ettiklerini belirtti.
Erek, şunları ifade etti:

“Mağarada içerisinde bir bölümde sadece ayı ve sansar kafataslarının parçalarını bulduk. Bu hayvanların kafataslarının sadece burada olması, bunların büyük olasılıkla etraflarını kapatan dalların ağaçların üzerine asıldıkları anlamı taşır. Bu da dönemin insanının inanç sistemiyle alakalı bilgi verir. Bunun daha çok dini değil tinsel, doğaya karşı kendini güçlü kılma, büyü anlamını taşıyan unsurları var. 14 bin yıllık bir kült (inanış) bulmuş olduk. Ayının cüsseli, heybetli görünüme sahip bir hayvan olması, onun bu görüntüsü ve kudretinin sembolünü kendi yaşadığı mekana taşıyor olması, o dönemin insanının daha güçlü ve daha korunaklı hissetmesini sağlamış olmalıdır.”

Erek, ayı kafatasının yanında dişlerinin de bulunmasının epipaleolitik döneminin insanının kendini mağara içerisinde daha güvende hissetmesini sağlamış unsurlar olduğunu ifade etti.

Kazılarda gelinen noktada 9. arkeolojik seviyenin sonlarına doğru ulaşmaya başladıklarına dikkati çeken Erek, 7. arkeolojik seviyenin tarihinin 10 bin 730 iken, 9. arkeolojik seviyenin sonu itibariyle 14 binlere ulaşmış olduklarını kaydetti.

DİREKLİ MAĞARASI

Prof. Dr. Kılıç Kökten tarafından 1959 yılında keşfedilmesinin ardından Cevdet Merih Erek’in girişimiyle 2006’da yüzey araştırması, 2007’de de kazısına başlanan Direkli Mağarası’nda, paleolitik çağa kadar dayanan çakmak taşından yapılmış çakılar, deliciler, kalemler, pleistosen (buzul çağına) ait et ve otoburlar, kemirgen hayvan grubuna ait diş ve iskelet kalıntılar bulunmuştu.

Erek’in başkanlığında yürütülen çalışmalar kapsamında, 6 yıl önce bulunan ana tanrıça figürü de birçok ülkede uzmanlar tarafından ilgiyle karşılanmıştı.

Yol çalışmasında antik mezara rastlandı

Karabük’ün Yenice ilçesinde belediye ekiplerinin yol çalışması esnasında Roma dönemine ait yaklaşık bin 800 yıllık taş sandık mezar bulundu.

Yenice Belediyesi ekipleri, Yirmibeşler Mahallesi’nde yol çalışması yaptığı sırada tarihi bir mezara rastladı. Olay yerine çağrılan polis ve jandarma ekipleri, geniş güvenlik önlemi aldı.

Emniyet güçleri, kazı sırasında tahrip olan mezardan çıkan tarihi eserlere ise el koydu. Roma döneminde ait olduğu değerlendirilen taş sandık mezarın, yaklaşık bin 800 yıllık olduğu tahmin ediliyor.

Yenice Belediye Başkanı Zeki Çaylı, gazetecilere yaptığı açıklamada, ilçenin tarihinin çok eski olduğunu, Cenevizlilerin bir dönem burada hüküm sürdüğünü söyledi.

Belediye ekiplerinin yol kazısı yaptığı esnada tarihi bir mezarın ortaya çıktığı ve durumu hemen yetkililere bildirdiklerini, yarın yetkili kişilerin gelerek alanda inceme yapacaklarını dile getiren Çaylı, doğasıyla tanınmış ilçenin bundan sonra tarihi eserleriyle de gündeme gelebileceğini aktardı.

10 bin yıllık eserler çalındı

Türkiye’nin en büyük müzesi unvanına sahip Şanlıurfa Müze Kompleksi’nde yer alan, Neolitik döneme ait tarihi eserlerin kaybolmasının ardından soruşturma başlatıldı.

Haleplibahçe Mahallesi’nde 32 bin metrekare kapalı alan üzerine yapılan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin denetiminde bulunan 2 santimetre büyüklüğündeki 10 bin yıllık Neolitik döneme ait taş damga mühür ile 3,5 santimetre büyüklüğünde 6 bin yıllık eski Tunç Çağı dönemine ait hayvan figürünün kaybolması, Şanlıurfa İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nü harekete geçirdi.

YURTDIŞINA KARŞI ÖNLEM

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, 2000 yılındaki kazılarda ortaya çıkarılan mühür ile 1982’de bulunan hayvan figürünün yurtdışına çıkışının önlenmesi için sınır güvenlik birimlerini resmi yazıyla uyarırken, müzeler ve müzayede salonlarına da bilgi verdi.

Kayıp taş damga mühür ile hayvan figürünün için harekete geçen bakanlık müfettişleri ise olayla ilgili idari ve adli soruşturma başlattı.