Arşiv 30 Haziran 2018

80 yaşında konservatuvar aşkı

İzmir’de yaşayan 80 yaşındaki Hasbiye Candemir, konservatuvar öğrencisi olma hayaliyle Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na girdi.

İzmir’de yaşayan 2 çocuk ve 5 torun sahibi 80 yaşındaki Hasbiye Candemir, hayallerin yaşı olmadığını üniversite sınavına girerek gösterdi.

Gaziemir ilçesindeki Adnan Menderes İlkokulu’nun bahçesi, bu sabah üniversite sınavı heyecanı yaşayan liseden yeni mezun gençlerin yanı sıra onların büyükannesi yaşındaki 1938 doğumlu Hasbiye Candemir’i ağırladı.

YAŞ ENGELİNE TAKILMADI

Çocuk yaşlarından bu yana okumayı ve müziği çok seven Hasbiye Candemir, bu iki hayalini de gerçekleştirmek için yaş engeline takılmadı. Sınava giriş belgesi ile okula gelen Candemir, üniversite öğrencisi olabilmek için şaşkın bakışlar altında sınıfın yolunu tuttu.

70’İNDEN SONRA OKUMA SERÜVENİ

Hasbiye Candemir, Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) öncesi yaptığı açıklamada, öğrenme tutkusunu dile getirdi, liseyi de açıköğretim yoluyla 2017 yılında tamamladığını belirtti.

Hemşirelikten emekli olduğunu ve yurt dışı seyahati yapmayı çok istediğini anlatan Candemir, eğitimi yetersiz olduğu gerekçesiyle yeşil pasaport alamadığı için 70 yaşından sonra yeniden okuma serüveninin başladığını dile getirdi.

“OKUMAYI ÇOK SEVİYORUM”

Hasbiye Candemir, “Üniversite öğrencisi olmak için buradayım. Kazanırsam inşallah üniversiteye gireceğim. 1938 doğumluyum ama yaş önemli değil her zaman insan okuyabilirmiş, ben bunu öğrendim. Zaten okumayı da çok seviyorum, hiç elimden kitap düşmez ki devamlı okurum. Hiçbir şey için geç değil. Eğer Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ndan geçerli not alabilirsem konservatuvara gideceğim. Konservatuvarın kurslarına gidiyorum.” dedi.

GENÇLERE TAVSİYESİ VAR

Konservatuvar havasını solumanın, bugüne kadar amatörce ilgilendiği müzikle haşır neşir olmanın, sonra da bir sanat merkezinde sahne almanın hayalini kurduğunu anlatan Hasbiye Candemir, öncelikle üniversite hocalarından ders dinlemeyi arzu ettiğini aktardı.
“Çocuklar okusun, okula gidip gelsin. Ben açıköğretim yoluyla her şeyi tam anlayamadım, hocaların ağzından yeni şeyler duymak önemli. Bazı şeyleri bu yaşımda öğrenince çok şaşırıyorum, mutlu oluyorum, ağzım açık kalıyor. Herkes, özellikle de gençler araştırsın, soruştursun, yaşadıkları dünyanın farkında olsun.” şeklinde konuştu.

 

Yılın Nasreddin Hoca’sı sanatçı Metin Şentürk

59’uncusu düzenlenecek Uluslararası Nasreddin Hoca Şenliği’nde, temsili Nasreddin Hocalığı, sanatçı Metin Şentürk canlandıracak.

Akşehir Belediye Başkanı Salih Akkaya, yaptığı açıklamada, Nasreddin Hoca Şenlikleri’nin önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da 5-10 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirileceğini söyledi.

ÇEŞİTLİ ETKİNLİKLER DÜZENLENECEK

Düzenlenecek şenliklerde Nasreddin Hoca’yı ünlü sanatçı Metin Şentürk’ün canlandıracağını ifade eden Salih Akkaya*, “Engelli kardeşlerimizle böyle bir proje yapıp farkındalık oluşturmayı istedik. Metin Şentürk beye bu konuyu ilettiğimizde, sağ olsun çok büyük bir memnuniyetle teklifimizi kabul etti. Nasreddin Hocamızı temsil etmek bana bir kıvanç kaynağıdır.*
*Şenliğimiz yine her zaman olduğu gibi Akşehir Gölü’ne maya çalmasıyla başlayacak. Sonra Nasreddin Hoca’mızı şenliğe çağrı bölümümüz var. Şenlik içerisinde her zaman olduğu gibi çocuklarımız için 5 gün boyunca tiyatrolar olacak, yetişkinler için 2 de tiyatromuz bulunmaktadır. Çeşitli sanatsal atölye çalışmaları, sergiler, sıra yarenleri gösterilerimiz olacak.” *dedi.

11 ÜLKEDEN HALK OYUNU EKİPLERİ KATILACAK

Salih Akkaya, “Bu yıl 11 ülkeden halk oyunu ekipleri katılacak. Bu 11 ülke, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, Sırbistan, Azerbaycan, Meksika, Bosna Hersek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Endonezya, Kuzey Osetya, Ürdün olacak. Yerli halk oyunlarımız da bu yıl aramızda olacak. Eşeğe ters binme, düz binm, en güzel gözlü eşek ve trap atışı yarışmalarımız yapılacak. Yine fotoğraf ve karikatür yarışmalarımızın ödülleri ilk günlerde takdim edilecek. Fotoğraf yarışmasında 38 ülkeden 2 bin 836 eserle 778 fotoğraf sanatçısı bu yarışmaya katıldı. Bu bizi oldukça memnun etti. Karikatür alanında da 75 ülkeden bin 280 eserle 701 karikatür sanatçısı katıldı. Bunlar şenliğin uluslararası boyutta ilgi gördüğünü göstermektedir. Şenlikleri, Akşehir’i ve Nasreddin Hoca’yı ulusal ve uluslar arası bazda hatırlatacak şekilde düzenlemeye gayret ettik. Şenliğimizin hayırlı olmasını, Nasreddin Hocamızı ve Akşehir’imizi tanıtmaya vesile olmasını diliyorum.” şeklinde konuştu.

İstanbul Opera Festivali başladı

Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 9. Uluslararası İstanbul Opera Festivali sanatseverlerle buluştu.

Gala konseri öncesinde seyircileri selamlayan İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) Müdürü ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan, sanatların içinde insana en gerekli ve soyut olanının müzik olduğunu söyledi. “Belki de bu yüzden yediden yetmişe, mutlusundan mutsuzuna, zengininden fakirine, her dinden, dilden ve her renkten oluşan dünyada herkesin ilgilendiği, herkesin kendinden bir şeyler bulduğu tür müziktir. Müziğin de varlığını en son icat ettiği inanılmaz form, operadır.” diyen Arıkan, festivalde birbirinden değerli dünya çapında tanınmış sanatçıların yer alacağını söyledi.

7 TEMMUZ’DA SONA ERECEK
Zorlu PSM ve Süreyya Operası gişelerinden biletleri satışa sunulan festival, 7 Temmuz’da sona erecek.

Oya Başar kızıyla görüntülendi

Oya Başar, Amerika’da oyunculuk eğitimi alan kızı Ayşe Kırca ile görüntülendi. Kızıyla alışveriş yapan Başar, muhabirlerin sorularını da yanıtladı.

AMERİKA’DA OKUYOR

Amerika’da sinema-televizyon ve oyunculuk okuyan kızının Türkiye’den teklifler aldığını belirten Başar, “Gelen teklifleri kızım değerlendiriyor, onun tercihlerine karışmam. Kendi hakkında karar verecek yaşa geldi, istediği proje içinde yer alabilir” *dedi.

60. Yılında Şirinler köyü kuruldu

Çizgi film kahramanı Şirinler’in 60’ıncı yılı dolayısıyla Brüksel’de kurulan Şirinler Köyü, ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.

Şirinler Deneyimi başlıklı programda, Şirinlerin yaşadığı ormanın içine adım atılıyor. Bu yapay ormandan geçilerek Şirinler Köyü’ne ulaşılıyor. Ziyaretçiler, köydeki bazı evlerin içine girebiliyor.

ŞİRİNLERLE AYNI BOYUTTA HİSSETTİREN ORTAM

Çeşitli özel efektler ve teknolojik cihazlarla ziyaretçiler, Şirinlerle aynı boyutta hissettiren bir ortamda onların aralarına karışarak günlük yaşamlarını deneyimliyor. Köyde interaktif ekranlar ve şirinlerin hologramları yer alıyor. İsteyen ziyaretçiler, Gargamel ve kedisi Azman’a karşı Şirinlerle bir macera yaşayabiliyor.

Program, 27 Ocak 2019 tarihine kadar ziyarete açık olacak.

ŞİRİNLER HAKKINDA

Şirinler, Belçikalı karikatüristi Peyo takma adlı Pierre Culliford tarafından 1958 yılında oluşturuldu. Başlangıçta çizgi roman olarak hazırlanan Şirinler, 1981 yılında televizyonlara çizgi film olarak uyarlandı.
Türkiye’de de yayınlanan çizgi film büyük bir hayran kitlesine sahip oldu. Şirinler, ormandaki mantar şeklindeki evlerde yaşayan küçük, mavi bir topluluktan oluşuyor.

BAŞ DÜŞMAN GARGAMEL

Şirinlerin ana karakterleri arasında Şirin Baba, Şirine, Gözlüklü Şirin, Usta Şirin, Hayalci Şirin, Aşçı Şirin, Somurtkan Şirin, Güçlü Şirin, Süslü Şirin, Şakacı Şirin, Tembel Şirin yer alıyor. Gargamel ve kedisi Azman’dan Şirinler’in baş düşmanları rolünde bulunuyor

Ünlü tiyatrocudan eşine yumruk!

Hazım Körmükçü, evlilik planları yaptığı Zeynep Tandoğan’a şiddet uyguladı. Darp raporu alan ünlü spiker, polise giderek oyuncudan şikayetçi oldu. Eski eş Hilal Özdemir ise “Etme bulma dünyası bu dünya” yorumunu yaptı.

Hazım Körmükçü, evlilik planları yaptığı Zeynep Tandoğan’a şiddet uyguladı. Darp raporu alan ünlü spiker, polise giderek oyuncudan şikayetçi oldu. Eski eş Hilal Özdemir ise “Etme bulma dünyası bu dünya” yorumunu yaptı.

Oyuncu Hazım Körmükçü ve televizyon spikeri Zeynep Tandoğan’ın ilişkisi şiddet nedeniyle sona erdi. Tandoğan nikâh masasına oturmak için gün saydığı Körmükçü’yü kendisini dövdüğü gerekçesiyle polise şikayet etti. Körmükçü, 14 yıldır evli olduğu şarkıcı Hilal Özdemir’den ayrıldıktan sonra 2016 yılında Tandoğan’la ilişki yaşamaya başladı. Çift, 30 Mayıs’ta nikâh masasına oturacaktı ancak şahitleri Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’nin kongresi nedeniyle törene katılamayacağı için nikâhı ileri bir tarihe erteledi. Yeni tarih için gün sayan ikili bugün şiddet haberleriyle gündeme geldi. Tandoğan’la tartışan oyuncu nişanlısını şiddet uyguladı. Kanlar içinde kalan spiker, polisi arayarak şikayetçi oldu. Olay yerine gelen polis memurları sorgu için Körmükçü’yü karakola götürdü. Tandoğan da önce hastaneye giderek darp raporu aldı ardından karakolda şikayetini yeniden dile getirdi.

GERİ DÖNÜŞ YOK

Konuyla ilgili Hürriyet’e konuşan Zeynep Tandoğan, “Hazım TRT ile bir iş için anlaştı ve İzmir’e yerleşmeye karar verdi. Ve bunları yaparken bana bir şey sormadı. Tartışma bu nedenle çıktı ve beni bu hale getirdi. Biz tanıştığımız zaman Hazım maddi manevi bitik durumdaydı. Ona manevi ve maddi anlamda destek sağladım. Benim sayemde ayağa kalktı” dedi. Artık ilişkilerinde geri dönüş olmadığını da belirten Tandoğan, “Benim için telafi edilemeyecek bir yara. Delikanlıysa, adamsa evden çıkıp gitseydi, bunu yapmaya hakkı yoktu. Nikah yapıp eylül ayında da düğün yapacaktık. Bu olaydan sonra geri dönüş yok artık. Ne nikah, ne düğün bitmiştir” diye konuştu.

Özdemiroğlu İmam Hatip, İngilizce tiyatroyla turnede

Bir okul düşünün ki o okul bundan birkaç yıl önce düz eğitimden İmam Hatip Ortaokulu’na dönüşsün ve başarılarıyla Bakan ve protokolün uğrak mekanı olsun… Bu örnek okul, İstanbul Acıbadem’de,asırlık binasında hizmet veriyor. Üstelik İstanbul Kadıköy’de bulunan Özdemiroğlu İmam Hatip Ortaokulu (İHO) öğrencileri, aynı zamanda eğitimle sanatı birleştiren bir sezon geçiriyor. Özel okulları aratmayan devlet kurumunda Türkçe, Arapça ve İngilizce eğitim veriliyor.

3 dilli okul, sanat yuvası oldu

Özdemiroğlu İHO Tiyatro Kulübü bu yıl, okulun İngilizce öğretmenlerinden Emine Başin’in yönetmenliğinde İngilizce tiyatro oyunları hazırladı. Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in ölümsüz eseri Fisherman and The Fish (Balıkçı ve Balık), Charles Perrault’un aynı isimli masalından yapılan uyarlamayla sahneye taşınan Puss in Boots (Çizmeli Kedi) ve Lewis Carroll’ın Alice’s Adventures Wonderland (Alis Harikalar Diyarında) seyirciler tarafından ilgiyle karşılanıyor.

Okul Tiyatrosu Turnede…

Okul tiyatro ekibi profesyonellere taş çıkartınca, çevre okullardan da okul ekibine teklifler yağmaya başlamış.Oscar Wilde’ın The Canterville Ghost (Şu Bizim Hortlak) oyunu, küçüklerin dev prodüksiyonu olarak tarihe geçiyor.

İngilizce olarak oyunlar sahneleyen ekip, yakında turne ağını genişletecek.

Müdür İsmail Toluay Farkı

Okul Müdürü İsmail Toluay, göreve geldiği günden bu yana eğitimin yanı sıra okulun bir sanat merkezi gibi çalışması için de çalışmalara başlamış. Tarihi okulun tarihi tiyatro salonu da müzikten sinemaya, tiyatrodan resime kadar yüzlerce etkinliğe ev sahipliği yapmış. Hâl böyle olunca okul müdürü İsmail Toluay da okulun aynı zamanda genel sanat yönetmeni olarak mesai saatleri ötesinde çalışmalar sağlamış.

İmam Hatipler Arasında Vizyon Okul…

Özdemiroğlu İmam Hatip Ortaokulu, ülke çapındaki tüm İmam Hatip Okullarına da sanatsal ve eğitsel başarılarıyla örnek teşkil ediyor. Önceki ay, Kültür Ve Turizm Eski Bakanı Nabi Avcı okula ziyarette bulunarak, Tubitak fuar açılışına katılmıştı.

Haber: Beşir Ariz

İlgili haber linkleri: ozdemiroglu.meb.k12.tr/icerikler/ingilizce-tiyatromuz-turnede_5303392.html

ozdemiroglu.meb.k12.tr/icerikler/made-in-ozdemiroglu-iho-geleneksel-ingilizce-tiyatromuz_5067275.html

ozdemiroglu.meb.k12.tr/icerikler/alices-adventures-in-wonderland_3349466.html

ozdemiroglu.meb.k12.tr/icerikler/the-fisherman-and-the-fish-ve-puss-in-boots-isimli-ingilizce-tiyatro-oyunlari_2642463.html

10 bin yıllık eserler çalındı

Türkiye’nin en büyük müzesi unvanına sahip Şanlıurfa Müze Kompleksi’nde yer alan, Neolitik döneme ait tarihi eserlerin kaybolmasının ardından soruşturma başlatıldı.

Haleplibahçe Mahallesi’nde 32 bin metrekare kapalı alan üzerine yapılan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin denetiminde bulunan 2 santimetre büyüklüğündeki 10 bin yıllık Neolitik döneme ait taş damga mühür ile 3,5 santimetre büyüklüğünde 6 bin yıllık eski Tunç Çağı dönemine ait hayvan figürünün kaybolması, Şanlıurfa İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nü harekete geçirdi.

YURTDIŞINA KARŞI ÖNLEM

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, 2000 yılındaki kazılarda ortaya çıkarılan mühür ile 1982’de bulunan hayvan figürünün yurtdışına çıkışının önlenmesi için sınır güvenlik birimlerini resmi yazıyla uyarırken, müzeler ve müzayede salonlarına da bilgi verdi.

Kayıp taş damga mühür ile hayvan figürünün için harekete geçen bakanlık müfettişleri ise olayla ilgili idari ve adli soruşturma başlattı.

Tarık Akan’ın kardeşinden tepki: “Komünistler yüzünden kardeşimi Kuran’sız defnettik”

Yeşilçam’ın efsane ismi Tarık Akan’ın abisi Turgut Üregül, oyuncunun vefatından 1,5 yıl sonra “Kardeşimi arkadaşları yüzünden Kur’an bile okutmadan defnettik” dedi…

1,5 yıl önce hayatını kaybeden Yeşilçam’ın ünlü ismi Tarık Akan’ın abisi Turgut Üregül, Günaydın’dan Yüksel Yavuz’a konuştu.

Üregül, kardeşinin vefatının ardından “Bana cenazeyi bile göstermediler, Kur’an okutmadan gömdük” dedi

“NAZIM HİKMET VAKFI KUR’AN-I KERİMLE GÖMMEMİZE İZİN VERMEDİ”

Kardeşini üye olduğu Nazım Hikmet Vakfı’dan dolayı Kur’an okutmadan gömdüklerini anlatan Üregül, sözlerine şöyle devam etti:

“Biraderin durumunun kötüleştiğini bir arkadaşımız söyledi. Hastaneye gittim, yanına çıkmamız yasaklanmış. Çocukları da bizimle konuşmuyor, bilgi vermiyorlar. Vefat ettiği gece de evdeydim, haberi geldi, hastaneye gittim. Morgda cenazesini görmek istedim, izin vermediler, “Naaşını götürdüler” dediler. Dışarıda gazeteciler soruyor, ben de “Bilmiyorum” diyorum.
Oradan birileri çıktı, “Nazım Hikmet Vakfı’ndanız, biz biliyoruz” dediler. Orada “Ben abisiyim bilmiyorum; siz kimsiniz, necisiniz? Komünistleri sevmem, sizi de tanımam” dedim. Naaşı bir tiyatroya götürülmüş. Onların, adetlerimize uymayan bir şakşakları var. Camide sol görüşlüler bağırıp çağırıyorlar… Bırakın propagandayı, son vazifemizi yapalım istiyoruz ama nafile. Kur’an-ı Kerim’le gömmek istiyoruz; Nazım Hikmet Vakfı izin vermiyor. Kur’an okunmadan mezarlığa defnettiler. Vakıf yüzünden usulümüze göre hiçbir şey yapamadık, naaşını da göremedim.”

‘KARDEŞİMİN YAKIŞIKLILIĞINI KULLANDILAR’

“Kardeşimin başlarda sinemada olmasına karşıydık. Sonra baktık, salon filmlerinde oynuyor, sıcak baktık. Fakat bir süre sonra sol görüşlü filmlerde oynamaya başlayınca tepki gösterdik. Kardeşimin yakışıklılığını kullandılar. Yılmaz Güney; aldı bizimkini, devlet karşıtı filmlerde oynattı, onu başka yöne çekti. Üç ay bir yerde yattı, üç ay başka yerde. Onu kurtarmak için altı ay gitmediğim yer kalmadı.”

Genco Erkal’dan köpek burunlu dilek

Tiyatrocu Genco Erkal, Moskova’da ‘T A M A M’ mı dileği tuttu.

Nâzım Hikmet’in vefatının 55’inci yılı dolayısıyla Rusya’nın Moskova kentinde bulunan Genco Erkal, Moskova Metrosu’nun ‘Devrim’ durağında bulunan bir köpek heykelinin burnunu tutarak, dilek tuttuğunu söyledi ve “T A M A M mı?” dedi.

Moskova, köpek burnu ve ‘Tamam mı’ sözcükleri, “Ne alaka?” dedirtti.

Ancak takipçileri sosyal medyada Erkal’ın yaptığı harekete anlam veremeyip, tarafsızlığını yitirdiğine sair yorumlarda bulundular. Genco Erkal’in daha önce Ak Partili Belediye programlarına katıldığı belirtiliyor.

Yeşilçam’dan bir yıldız daha kaydı

Yeşilçam’dan bir yıldız daha kaydı. Kemal Sunal filmlerinde oynadığı rollerle hatırlanan Selahattin Fırat, yaşama gözlerini yumdu.

Herkes onu Kemal Sunal filmlerinde canlandırdığı karakterlerle tanıdı. 1 Ocak 1926 doğumlu usta oyuncunun yaşamını yitirdiği, sabah saatlerinde öğrenildi. Onur Akay’ın açıklamasına göre 2015 yılında hastaneye kaldırılan Yeşilçam’ın usta ismi yeniden sağlığına kavuşmuştu. Ancak sağlık sorunları nedeniyle yeniden kaldırıldığı hastanede yaşama gözlerini yumdu.

Selahattin Fırat’ın cenaze programı açıklandı. Onur Akay tarafından duyurulan programa göre ünlü oyuncunun cenazesi, 4 Haziran 2018 Pazartesi günü Şişli Camii’nden öğle namazından sonra kaldırılacak ve ardından Beylikdüzü Yeni Kavaklı Mezarlığı’nda defnedilecek.

Dayıoğlu’nun Edebiyat’ta 55. yılı

Edebiyat hayatının 55’inci yılını ‘A Takımı/İz Sürücü Köpekler’ dizisi ile kutlayan çocuk edebiyatının usta ismi Gülten Dayıoğlu, her yaştan okurunu minik bir seslenişle selamlıyor: “Kitap aşı gibidir. Aşı nasıl mikroplara karşı bağışıklık kazandırırsa, kitaplar da yaşamın her türlü haline karşı bizlerde bağışıklık oluşturur.”

Edebiyat hayatınızın 55’inci yılını kutluyorsunuz. 90 kitapla üç kuşağın yazarısınız. Kuşaklar değişirken sizin edebiyatınız nasıl bir değişim geçirdi, son yıllarda hız kazanan değişim eserlerinize nasıl yansıdı?

Elli beş yılı her zaman, kimliğimin ve kalemimin gelişim süreci olarak değerlendirdim. Bu bilinçle varlığımı dış dünyaya ve topluma bağlayan tüm antenlerim açık olarak yaşadım. Hiçbir koşulda rehavete kapılmadım. Çünkü çocuk edebiyatı sorumluluk isteyen bir dal. Ben de kalemimi çocuk edebiyatına adadığım için, sorumluluk Demokles’in kılıcı gibiydi tepemde. Bu bilinçle kendimi ve kalemimi hep yenileme gereksinimi duydum. Bilimkurgu, fantastik kurgu örneğin ‘Mo’nun Gizemi’ndeki genetik teknolojisi gibi alanlara açıldım. Bir tür kabuk değiştirme dönemleriydi bunlar. Çocuk ve gençlik edebiyatındaki çabamı yürümekten koşmaya sonra da yeni konuları işlerken yapmak durumunda kaldığım araştırmalarla adeta, maratona dönüştürdüm. Eskiler, “Zaman sana uymuyorsa, sen zamana uy “ derler. Ben de öyle yaptım. Hâlâ da eserlerimle günümüz çocuklarının bulundukları zihinsel, duygusal ve ruhsal düzeye erişme çabam sürmekte. Kendimi geliştirmemde çok okumamın, düzenli olarak yabancı ülkelerdeki kitap fuarlarına gitmemin de etkisi oldu. Fuarlarda dünya çocuklarının çağa uygun ve güncel okuma beğenileriyle ilgili bilinç ediniyordum.

Yazarlığa adım attığınız yıllar çocuk edebiyatının Türkiye’de bir alan olarak var olmadığı yıllardı. Ve bunun oluşumunda büyük emek veren yazarlarımızdan birisiniz. Bu geçen süre içinde çocuk ve gençlik edebiyatımızın geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Çocuk edebiyatı yoktur” diyenler epey zaman, “Çocuk edebiyatı özgün ve çok önemli bir alandır” söylemimi yok saydılar. Fırsat buldukça, “Sen bir ilkokul öğretmenisin, akademik konularda görüşlerini böylesine dayatman doğru değil. Çizmeyi aşma” vb. sözlerle beni de yok saymaya kalkıştılar. Biz bunları tartışırken, çocuk edebiyatı tüm uygar ülkelerde uzun yıllardır benimsenip saygınlık kazanmıştı. Sonunda bizde de çocuk edebiyatının varlığı kabul edilldi. Öyle ki, üniversitelerde bu alanda kürsüler açıldı. Üstelik uygar ülkelerde olduğu gibi çocuk edebiyatı kendi içinde okurların yaş düzeylerine göre bölümlere bile ayrıldı. Bana da sevinmek, gönenmek düştü. Ne var ki, zaman geçtikçe sevincim kursağımda kaldı. Çünkü ülkemizde çocuk edebiyatı yabancı ülkelerdeki anlayışla kavranmadı. Birçok alanda yozlaşmalar belirdi. Çocuk edebiyatı alanında, yazarların kendi doğrularını okurlara dayatma aracıymış gibi bir algı ortaya çıktı. Bu algılar yayıldı ve doğal bir gelişmeymiş gibi kabul görmeye başladı. Ben de doğru yolda kalem oynatan meslektaşlarımı düşünerek ülkemizde “Çocuk edebiyatı halen gelişme aşamasındadır” diyerek, konuyu kötümserlikle kesip atmıyorum. Bu alanda beni umutlu kılan, sorumluluk bilinci gelişmiş yazarlar var. Onların eserleri, kitabevi raflarını ayrık otu gibi sarmış olan çalakalem yazılmış, okuru belli görüşlere yönlendiren kitaplar arasında ışıldayıp duruyor. Hâl böyleyken, ülkemizde “Çocuk edebiyatı, gelişimini sürdürmektedir” söylemini benimsiyorum. Bu savrukluğun nedeni bence çocuk kitaplarının kimi yayıncılar tarafından tümüyle domates, biber, ekmek, peynir gibi kâr getiren birer mal gibi değerlendirilmesidir. Bu görüşte olan yayıncılar, yazarın getirdiği her kitabı basıyor. Bu nedenle piyasada çalakalem yazılmış çocuk kitabından geçilmiyor. Aynı piyasada çocuk kitabı yayıncılığına soyunan, ana parasını bu iş alanında büyütmeye çalışan tüccarlardan da geçilmiyor. Çünkü sürüm çok, kâr da büyükmüş…

İlk romanınız ‘Fadiş’in okurlarınızın kalbinde apayrı bir yeri var.

Yazımı okurla buluşmasından çok daha eskiye dayanıyor ve kuşaklar değişse de ona olan ilgi ve sevgi değişmiyor.

‘Fadiş’i her daim güncel yapan nedir?

‘Fadiş’, ilk romanım. Benimle bütünleşmiş bir kitap. O kitapta çocukluğumdan çok etkileyici kesitler yer almakta. Bu bölümlerin kurgu olmadığını okur hemen anlıyor. Kitabın konusu, yazarın anlatım biçimi, kişiler, olaylar da aynı saflıkla ve insani söylemlerle oluşturulmuş. Yediden yetmişe herkesi öylesine içtenlikle kavrıyor ki! Kitapta herkes kendinden bir ses, bir soluk bir renk, ışık ve yürek titreşimi buluyor.

‘A Takımı/İz Sürücü Köpekler’ dizisinde dokuz yavru köpeğin özel eğitim süreçlerini ve eğitim sonrası yaşadıkları maceraları anlatıyorsunuz.

‘Yaşadıklarım ve Düşlediklerim’ adlı kitabınızdan biliyoruz ki her kitabınızın bir yazılış öyküsü var. Bu serinin yazılış öyküsü nedir?

‘Fadiş’ benim, 1961’de yani yirmili yaşlarımın ortasında yazamaya başladığım, ancak on yıl boyunca bastırıp okurlarıma ulaştıramadığım bir kitap. ‘A Takımı/İz sürücü Köpekler’ dizisini ise aynı coşkularla seksenli yaşlarımın ilk iki buçuk yılında yazdım. Yazılış öyküsünde, bu kitapları yazmak için hiç beklemediğim bir coşkuyla tetiklenişim anlatılıyor. Çok sevdiğim bir arkadaşımın eşi, Silivri’de K9 niteliği taşıyan özel köpekleri yetiştirme çiftliği kurmaya girişti. Arkadaşım eşinin bu çiftlikle ilgili düşlerini anlatınca meraklandım. Binaların temeli atıldıktan sonraki gelişmeleri arkadaşıma gün be gün sormaya başladım. Sonunda çiftlik ve içindeki köpek okulu tam donanımlı olarak açıldı. Birkaç ay sonra arkadaşım beni oraya çağırdı. Heyecan içinde gittim. Çünkü arkadaşım köpek eğitimine ve üretimine başlandığını söylemişti. Gerçekten de çiftliğe ulaşınca kulaklarıma inceli kalınlı köpek sesleri doldu. Yüreğim pır pır ediyordu. Onları yakından görmek istiyorum. Ama arkadaşım beni heyecanla ötelerde bir binaya doğru çekiştirdi: “Gülten Teyze, çiftliği sonra gezeriz. Şu anda çok önemli bir olaya yetişmemiz gerek” diyordu. Gittiğimiz binanın giriş kapısına ulaşınca, tabelayı gördüm. Burası köpeklerin ‘doğumevi’ idi. Beni hemen içeriye aldılar. Hızlı hızlı üstüme mikroptan arınmış bir tulumla başlık ve ameliyathane galoşu giydirdiler. O sırada yüreğimdeki pır pır, gümbür gümbür çarpıntıya dönüştü.

‘DOKUZ YAVRUNUN GELİŞİMİNİ ADIM ADIM İZLEDİM’

Genç bir Alman kurdu yere yatmış doğum yapıyordu. Bizi görünce şöyle bir baktı. Ama kızmadı. Çünkü o tüm varlığıyla içinden çıkmakta olan yavrularına odaklanmıştı. Kimi kendiliğinden doğuyordu. Kimini de anne ağzıyla çekip bedeninden çıkarıyordu. Sonra göbek kesme… Ve el kadar yavrular, ana köpeğin çevresinde devrile yuvarlana dolanmaya çabaladılar. Her birinin ne gözü görüyor de kulakları işitiyor ne de burunları koku alıyordu. Ağlamaya başladım… Dokuz yavrunun dünyaya ayak basışına tanık olmuştum. O anda bu yavruların yaşamlarını yazmaya karar verdim. Dokuzunun da gelişmelerini kâh çiftliğe giderek, kâh görüntülü telefonla ya da sahiplerinin verdiği bilgilerle adeta adım adım izledim… Eğitim alanlarında kendi boylarında minik araçlarla alıştırma yapmaları doyumsuz bir seyirlikti. Araçlardan yere düştükçe mıyıklayarak yeniden eğitime girişmeleri, onları gerçek insan yavrusu gibi algılayacak hale getirdi beni. Sevgim ve ilgim öylesine arttı ki!. Hemen onların öykülerini yazma planlarımı gerçekleştirmeye giriştim. Bir yıl sonra diplomalarını aldıklarında on kitabın planı hazırdı. Bu arada çeşitli kaynaklara başvurarak onların gerçek yaşamdaki görevleriyle ilgili bilgiler topluyordum. Bu köpeklerle önemli görevlerde bulunup türlü serüvenler yaşayacak olan uzmanlarla buluşup görüşüyordum. Daha önce 1960’larda her sayfası resimli ‘Ayşegül’ kitaplarını Fransızcadan dilimize uyarlamıştım. 1980’lerin sonlarına doğru, kendi kurgumla çok sevimli bir anaokulu öğrencisi olan Ece ile sonradan aileye katılan kardeşi Yüce’nin öykülerini yazdım. Her sayfası resimli, yirmi kitaptan oluşan bu diziyi okurlarıma sundum. Ondan sonra yine resimlerle bezenmiş öykülerden oluşan, on sekiz kitaplık ‘Gelincik’ dizisini kaleme aldım. Bu birikimime güvenerek yazmaya giriştiğim ‘A Takımı/İz Sürücü Köpekler’ dizisini; her sayfası resimli altmış, yetmişer sayfalık öyküler halinde kitaplaştırdım. Diziyi yazarken, 1965-1966 yıllarında ‘Ayşegül’leri Türkçemize uyarladığım dönemdeki coşkuyu yaşadığı belirtmeden geçemeyeceğim.
İz sürücü köpeklerin engelli insanlar ve özel gereksinimli çocuklar için rehberlik ve rehabilitasyon çalışmalarında, hayvan, bitki, tarihi eser kaçakçılığı operasyonlarında, arama kurtarma çalışmalarında, uyuşturucu madde operasyonlarında ve hatta hastalık saptama çalışmalarında görev aldıklarını görüyoruz. Bir taraftan hayvanların hayatımızda ne büyük değişiklikler yaratabileceklerini görürken diğer yandan türlü insan hikâyelerine, farklı yaşantılara tanık oluyoruz. Toplumun çocuklardan sakındığı, saklamaya çalıştığı gerçeklikleri anlatmanın onlara ne gibi katkıları olduğunu düşünüyorsunuz? ‘A Takımı’nın yaşadığı serüvenler, hemen her gün televizyonlarda ve basında gündeme gelen türden. Hepsi de yaşamın içinde burun buruna geldiğimiz konularla örüldü. Deprem, maden ocağı göçüğü, zararlı maddelerle çocuk ve gençlerimizi zehirlemekte olan kişilerin sattıkları mallarla birlikte ekranlarda sergilenmesi, arkeolojik kazılardan çıkarılan eserlerin yurtdışına kaçırılması, banka soygunları televizyon filmlerinin baş konusu. Mesela domuz gribi salgınında hasta yolcuların uçaklara binmesinin engellenmesinde de eğitimli köpekler kullanıldı havaalanlarında. Bu ve benzeri konuları işledim. Çocuk okurların bu öykülerle edinecekleri yaşam deneyimleri, ‘çocuğa görelik ilkeleri, yaş düzeyleri, dil dağarcıkları, algılama sınırları’ göz önünde bulundurularak işlendi kitaplarda. Kaldı ki günümüzün çocukları bilgisayar oyunlarıyla, öylesine şiddet ve vahşet deryalarına dalıyorlar ki!.. Bu kitapları daha ilk yazmaya oturduğumda değişik çevrelerden ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf öğrencilerine okuttum. Elbette ailelerin izniyle. Çocuklar adına kaygı verici hiç bir dönüt alınmadı. Tersine; üçüncü kuşak okurlarımın, yepyeni konularla örülmüş çocuk kitaplarımı özlemiş olduklarını gerçeğiyle karşılaştım. Kitap fuarlarında, ilk okurlarım olan büyükanne ve büyük babaların, ‘A Takımı/İz Sürücü Köpekler’ dizisine gösterdikleri nostaljik ilgi nedeniyle yoğun duygularla kuşatıldığım anlar oldu.

Röportaj: Devrim Yılmaz